Gündem

Akşener: “Kaybedeceğini anlayan Sayın Erdoğan’ın, çaresiz çırpınışlarını eğlenerek izliyoruz”

İYİ Parti Genel Başkanı Sayın Meral Akşener, partisinin grup toplantısında konuştu.

Akşener, konuşmasında şu ifadelere yer verdi:

“Aziz milletim, değerli milletvekilleri, sevgili gençler, kıymetli basın mensupları,

Sizleri saygı ve sevgiyle selamlıyorum.

Grup toplantımıza hoş geldiniz, sefalar getirdiniz.

Geçtiğimiz hafta, sporun, basketten voleybola, birçok branşında alınan başarılarla,

milletçe gururlandığımız bir hafta oldu.

Bu muhteşem sonuçlarda emeği geçen,

tüm sporcularımızı, teknik ekiplerimizi ve yönetim kadrolarımızı yürekten kutluyorum.

Yalnız bu başarılardan birinin, farklı bir anlam ve önemi var.

Brezilya’da gerçekleşen, 24’üncü “İşitme Engelliler Olimpiyatları’nda”,

ülkemizi temsil eden milli sporcularımız;

8 altın, 19 gümüş, 17 de bronz madalya alarak,

toplamda 44 madalya ile, 73 ülke arasında 3’üncü oldular.

Buradan, bu fevkalade önemli gurur tablosu için, tüm sporcularımızı ayrıca kutluyor,

başarılarının devamını diliyorum.

Sağ olsunlar, var olsunlar.

Bu haftaya ise, maalesef acı bir haber ile başladık.

Devam eden Pençe-Kilit operasyonunda, 5 evladımızı şehit verdik.

Şehitlerimize Allah’tan rahmet, ailelerine ve milletimize başsağlığı diliyorum.

Cenabı Allah’tan, yaralı evlatlarımıza şifalar niyaz ediyorum.

Allah, milletimizin güvenliği ve esenliği için göğsünü siper eden,

tüm Mehmetçiklerimizi her türlü kötülükten, musibetten saklasın.

Değerli dava arkadaşlarım;

Geçtiğimiz hafta sonundan beri, Sayın Erdoğan ve arkadaşlarını,

Abdülhamit Han üzerinden, bir yaygara tufanı almış gidiyor.

Hakaretlerin, öfke nöbetlerinin, nefret şovlarının, bini bir para…

Oysa;

Dillere destan şanlı tarihimize, sahip çıkmanın da,

Tarihimizden ilham alarak, yol yürümenin de,

Tarihe atıf yaparak, siyaset dersi vermenin de yolu,

İlk önce, tarihi öğrenmekten geçer…

Ama tarih;

“Keşke Yunan galip gelseydi.” diyen, Meczup Fesli’lerin hezeyanlarından öğrenilmez.

Yalan yanlış danışman notlarından da öğrenilmez.

Dizi sahnelerinden, çizgi romanlardan, hiç öğrenilmez.

Tarih, okuyarak, araştırarak öğrenilir.

İşte bu yüzden;

Sayın Erdoğan, tarihi bir türlü öğrenemiyor.

Çünkü kendisi okumayı sevmiyor.

Eline tutuşturulan notlardan ötesini, görmüyor.

Kulağına üflenen sesler dışında, kimseyi duymuyor.

Dört bir yanını saran cehalet duvarından attığı hamasi nutuklarla,

günü kurtarmaya çalışıyor.

Ancak unuttuğu bir şey var:

Biz tarihe, onun gibi kişiler üzerinden bakmıyoruz.

Biz tarihe, onun gibi kavgalar üzerinden de bakmıyoruz.

Biz tarihe;

değerler, sistemler ve sonuçlar üzerinden bakıyoruz.

Çünkü biz;

Abdülhamit Han’la değil,

o günün şartlarındaki demokrasi rüzgârıyla ilgileniyoruz.

Tarihin her döneminde, milletimizin istibdata karşı koyduğu tavırla ilgileniyoruz.

Tekleşmeye, tek adamlığa giden her yolu, azimle kesmiş olan millî iradeyle ilgileniyoruz.

Sayın Erdoğan nedense,

istibdat dönemi ile, günümüz arasındaki benzerlikleri,

dile getirmemden, çok rahatsız oldu.

Abdülhamit Han’ı kendisine benzetmemi, bir “hakaret” olarak algıladı.

Yani Sayın Erdoğan’ı Abdülhamit Han’a benzetmek, rahmetliye hakaretmiş…

Evet arkadaşlar, yanlış duymadınız.

Sayın Erdoğan için;

rehber kabul ettiği, rol model aldığı,

ama nasıl vefat ettiğini bile bilmediği Abdülhamit Han’ı,

kendisine benzetmek, büyük bir hakaretmiş.

Yani biz aslında;

İstibdata karşı koyan o ruhtan bahsederken değil;

Sayın Erdoğan’a benzetirken, Abdülhamit Han’a hakaret etmişiz.

Arkadaş en azından kendisinin farkında…

Bu da bir şey…

Aziz milletim;

İstibdat bir olgudur, bu inkar edilemez.

Bu tarihsel bir hakikattir.

Ancak görüyoruz ki;

Sayın Erdoğan için istibdatın kendisi değil,

istibdata kimin maruz kaldığı ve istibdatı kimin uyguladığı daha önemli.

Kabileci zihniyet işte böyledir.

Kendi uyguladığı istibdatı umursamaz;

ama kendi maruz kaldığı zaman, avaz avaz bağırır.

Hâlbuki istibdat, göreceli değildir.

Ya vardır, ya da yoktur.

Ya karşısındır, ya da yanındasındır, bu kadar basit.

Eğer istibdata karşıysan;

Söz Abdülhamit Han’a da gelir, 1912’deki sopalı seçimlere de, 1946’daki sandık baskısına da…

Askeri vesayete de karşı olursun, 27 Mayıs darbesine de, 12 Mart’a da, 12 Eylül’e de…

1909’daki darbe teşebbüsüne de karşı durursun, 15 Temmuz 2016’dakine de.

Yassıada mahkemelerindeki adaletsizliğe de isyan edersin,

tweet atan gençlerin Silivri’ye yollanmasına da.

28 Şubat’la da mücadele edersin, Sayın Erdoğan’ın partili istibdat rejimiyle de.

Eğer istibdata karşıysan;

Hadi Atatürk’e zaten yabancısın ama;

En azından, Namık Kemal’i, Ziya Gökalp’i bilmen gerekir.

Mehmet Akif’i, Kazım Karabekir’i, Fevzi Çakmak’ı hatırlaman gerekir.

Enver Paşa’yı, Talat Paşa’yı, “Galip Hoca” Celal Bayar’ı anımsaman gerekir.

Ali Fuat Cebesoy’u, Fethi Okyar’ı, Rauf Orbay’ı unutmaman gerekir.

Elmalılı Hamdi Yazır’ı, Yusuf Akçura’yı, Ahmet Ağaoğlu’nu ıskalamaman gerekir.

Bunun adı tutarlılıktır.

Ve siyaset tutarlılık ister.

Ama sen ve ortakların;

Bilmezseniz, hatırlamazsanız, unutursanız;

hatta bir de üstüne, hem de meclis kürsüsünden, çıkıp onlara “kanı bozuk” derseniz;

Bu sadece tutarsızlık olmaz.

Bu en hafif tabiriyle, vefasızlık, vicdansızlık, terbiyesizlik olur.

Değerli dava arkadaşlarım;

Ancak Sayın Erdoğan için, bunların hiçbir önemi olmadığını, biz zaten biliyoruz.

Sayın Erdoğan için;

tarihimizin, ecdadımızın, sadece kendi iktidarını korumaya hizmet ettiği sürece,

değerli olduğunu da biliyoruz.

Artık apaçık ortada olan, beceriksizliğini, iş bilmezliğini,

manevi değerlerimizin, tarihi şahsiyetlerimizin, ardına sığınarak,

saklamaya çalıştığını da görüyoruz.

Çünkü bu bir zihniyet meselesi.

Ama gün gelir o tarih, işte böyle, döner dolaşır,

aynı bugün olduğu gibi, yakana yapışır.

Ve bütün cahilliğin ortalığa saçılır.

Ne diyelim…

Allah akıl, fikir, izan versin.

Ama biz, bu hazımsızlığı çok iyi anlıyoruz.

Nitekim;

Kaybedeceğini anlayan Sayın Erdoğan’ın,

çaresiz çırpınışlarını eğlenerek izliyoruz.

Tazmanya canavarı edasıyla attığı,

hamasi tiratlarını gülerek dinliyoruz.

Çünkü biz biliyoruz ki;

Çok az kaldı!

Haddi kim bilecekmiş, hududu kim görecekmiş,

milletimizin tokadını kim yiyecekmiş, hep birlikte şahit olacağız.

Çok az kaldı!

Sayın Erdoğan’ı şimdiden uyarıyorum.

Bu saatten sonra, “milletim beni affetsinler” tutmaz.

“Ortağım beni kandırdı.” edebiyatını da kimse yemez.

Benden söylemesi.

Yenilgiyi şimdiden sindirmeye başlasan iyi edersin.

Çünkü sandıkta başına gelecek hazin sonu görmemize;

İnan ki çok az kaldı!

Artık nafile.

Özgürlük, demokrasi diye geldin;

1909’un intikamı peşine düştün.

Kalkınma dedin, zenginlik dedin;

21’inci yüzyılın, Duyunu Umumiye’si oldun.

Milletin adamı diye, milletin omuzlarında geldin;

İstibdatın adamı olarak, milletin iradesiyle gidiyorsun.

İşte o nedenle;

Sen kendini parçalasan da,

Bağıra bağıra nutuklar atsan da;

Bizler, aynı bizden öncekiler gibi, istibdata, “dur” demeye devam edeceğiz.

“Yeter söz milletindir!” diyeceğiz.

“Kahrolsun İstibdat, Yaşasın Hürriyet!” diyeceğiz.

Adalet diyeceğiz.

Müsavat diyeceğiz.

Meşveret diyeceğiz.

Uhuvvet diyeceğiz.

Ve en sonunda, aynı dün olduğu gibi;

bugün de biz kazanacağız, millet kazanacak.

İstibdatçılar gidecek, Hürriyet kazanacak.

Kötüler gidecek, İYİler kazanacak!

Kimse merak etmesin, çok az kaldı!

Aziz milletim;

Bildiğiniz üzere, Putin’in yayılmacı ve saldırgan politikası,

bütün Avrupa’da, bir güvenlik krizi yarattı.

Ukrayna’da 4 aydır süren işgal,

şimdiye kadar NATO üyesi olmayan,

İsveç ve Finlandiya’yı da, harekete geçirdi.

Her iki ülke de, Rusya’ya karşı caydırıcılık elde etmek için,

NATO üyeliğine başvurdular.

Ama bu talebin kabul görmesi için, mevcut üyelerin oy birliğine,

yani Türkiye’nin de onayına ihtiyaçları var.

Yalnız, burada unutmamamız gereken bir şey var:

Ülkemizin şimdiye kadar, batılı ülkelere gösterdiği iyi niyet,

defalarca suiistimal edildi.

Mesela;

Yunanistan’ın NATO üyeliği için verdiğimiz onay;

Ege adalarının, silahlandırılması ile sonuçlandı.

Mesela;

Sovyet Rusya ve Yugoslavya’dan kopan ülkelerin,

NATO’ya girmesi için verdiğimiz destek;

Pkk’ya yardıma dönüştü.

Mesela;

Kore’de, Bosna’da, Afganistan’da, Türk askerinin verdiği mücadele,

müttefik bildiğimiz ülkelerin,

FETÖ’ye kol kanat germeleri ile son buldu.

İşte bu yüzden;

Bugün, Türkiye’den İsveç ve Finlandiya’nın üyeliği için,

iyi niyet bekleyenlerin, ilk önce kendi niyetlerini sorgulaması gerekiyor.

İYİ Parti olarak bu kararın;

Millî menfaatlerimiz gözetilerek verilmesi gerektiğini düşünüyoruz.

Bu noktada, ülkemizin iki önemli çıkarı var:

Birincisi;

Avrupa’daki pkk varlığını sonlandırmak,

ve terör örgütünün, Avrupa yapılanmasını çökertmek.

İkincisi ise;

Çarlık rüyaları gören Putin’in, saldırgan Rusya’sına karşı,

Avrupa güvenliğini güçlendirmek.

Bizim anlayışımıza göre;

Bunlar birbiriyle çelişen hedefler değildir.

Çünkü;

Ukrayna topraklarının işgalinin, daha ilk günlerinde,

pkk terör örgütünün yaptığı, Putin’in işgal tezlerini destekleyen açıklamalar;

Yıllarca, Avrupa ülkelerinde, kendine güvenli sığınak bulan, terör örgütünün,

Avrupa’nın, Soğuk Savaş’tan sonra yaşadığı, en büyük güvenlik krizinde,

Putin’in, yardakçılığına soyunduğunu gösterdi.

Eğer İsveç ve Finlandiya,

Rusya tehdidini ciddiye alıyor, ve kendilerini korumak için,

NATO’ya üye olmak istiyorlarsa;

Öncelikli olarak, kendilerini kullanan,

ve ilk fırsatta, sırtlarından bıçaklayacak olan pkk’ya karşı, gerekli tepkiyi göstermeli,

ve terör örgütünü, topraklarından çıkartmalıdır.

Ayrıca;

Bunu sadece, İsveç ve Finlandiya değil,

Batı güvenlik mimarisinin geleceğini önemseyen;

Almanya, İngiltere ve Fransa gibi ülkeler de yapmalı,

içlerindeki Putin uzantılarından, derhal kurtulmalıdır.

Demokrasi, Putin’in çarlık rüyalarının propagandasını yapma özgürlüğü demek değildir.

Avrupa da, terör örgütlerinin,

gündemlerini ve ajandalarını, sınırsız bir pragmatizm ile,

takip edecekleri bir coğrafya olamaz.

İşte biz, bu nedenle;

pkk’nın Putin yanlısı tutumunu,

Türkiye ile diğer NATO ülkeleri arasında,

ortak zemin oluşumu için, bir fırsat olarak görüyoruz.

Bu fırsat, ülkemizin her iki millî çıkar hedefine;

Yani, pkk’yı Avrupa’dan söküp atma,

ve Avrupa güvenliğini güçlendirme çabasına katkı sunacaktır.

Ancak bunu sadece;

devlet ciddiyetine yakışan, etkin bir diplomasi ile başarabiliriz.

Şu aşamada olması gereken, “sessiz bir diplomasi” yürütmek

ve ortak tehditleri vurgulamaktır.

Ancak gelin görün ki;

Maalesef Sayın Erdoğan, bunun tam tersini yapıyor.

Ve her zaman olduğu gibi,

Yine dış politikayı, bir iç politika şovuna dönüştürmeye çalışıyor.

Aslında, biz Bay Kriz’in siciline baktığımız zaman,

bu tip tribüne oynayışların, milletimiz için, pek hayırlı sonuçlanmadığını görüyoruz.

Çok değil, daha geçtiğimiz sene;

Millî Savunma Bakanı, Birleşik Arap Emirlikleri’nin,

pkk’ya verdiği destekten bahsediyordu.

İçişleri Bakanı, 15 Temmuz darbe girişiminin arkasında,

Birleşik Arap Emirlikleri’nin olduğunu iddia ediyordu.

Sayın Erdoğan’da bu doğrultuda;

Mısır’a, İsrail’e ve Suudi Arabistan’a, en üst perdeden konuşuyordu.

Peki bu efelenmelerin,

iç politikadaki siyasi hesaplarla yapılan şovların,

sonucunda ne oldu?

Sayın Erdoğan’ı, Körfez ülkelerinin liderleriyle,

fevkalade neşeli pozlar verip, para konuşurken bulduk.

Hatta bu arkadaşımız en son,

yaşananları, söylenenleri, “aile içi gürültü, patırtı” diyecek kadar küçümsedi.

Her şey bir anda unutuluverdi…

Nitekim, öyle bir unutuldu ki;

Cehaletine yenik düşmeleriyle meşhur, grup başkanvekillerini bile;

Yanlışlıkla, Birleşik Arap Emirlikleri’nin gerçeğini hatırlattığı için harcadılar.

Bak, Sayın Erdoğan;

pkk; elinde Mehmetçiklerimizin, çocuklarımızın, evlatlarımızın kanı olan,

hain ve alçak bir terör örgütüdür.

Eğer amacın, bu terör örgütünü Avrupa’dan tasfiye etmekse,

bunu yapmanın, yolu da, yordamı da bellidir.

Biz de yanında dururuz.

Ama yook…

Eğer amacın, tansiyonu yükseltip,

yine bir para pazarlığına oturmak, ve elini yüksekten açmaksa;

İşte orada, sana “dur” demek, bizim boynumuzun borcudur!

Avrupa ülkeleriyle para pazarlığı yapmak için,

şehitlerimizin kanını peşkeş çekmene, müsaade etmeyiz!

Yandaşlarını daha fazla semirtmek için;

Türk devletinin itibarını, ayaklar altına almana, müsaade etmeyiz!

Çapsız danışmanlarına, 12’inci maaşlarını bağlamak için;

Türk Milleti’nin onurunu ezdirmene, müsaade etmeyiz!

Bunu böyle bilesin.

Aziz milletim;

Bana, Ak Parti iktidarının en büyük başarısızlıklarını sorsanız;

Hiç kuşkusuz, ilk 3’e mutlaka tarımı da koyarım.

Pandemi öncesinde, pandemi sürecinde ve sonrasında,

aylardır aynı şeyi söylüyoruz.

“Tarım, bir millî güvenlik sorunudur.” diyoruz.

Ama bu arkadaşlar, bizi ısrarla duymazdan gelmeye devam ediyor.

Ne kadar yangın uçağımız olduğunu bile bilmeyen,

kepeği, ekilerek yetiştirilen bir ürün zanneden birini,

tuttular, ülkenin en stratejik alanlarından birine, bakan yaptılar.

“Çok kuyruk oluyordu, o yüzden fiyatları arttırdık.” diyen bir densizi,

Et ve Süt Kurumu’na, Genel Müdür yaptılar.

Sonuçta ne oldu?

Ülkemizde çiğ süt fiyatları,

2018 yılında, Avrupa Birliği ülkelerine göre, yüzde 18 daha ucuzken;

Bugün, yüzde 10 daha pahalı hâle geldi.

Üstelik onların alım gücü, bizim 4 katımız olmasına rağmen…

Peki bunlar neden oldu?

Çünkü her şeye kulağını tıkayan,

saraydan dışarı adımını atmayan, atamayan,

korkudan milletin, çiftçinin, hayvancının arasına karışamayanlar;

Kesime giden inekleri, düveleri ve hayvanlarının arkasında ağlayan yetiştiricileri,

duymazdan, görmezden, bilmezden geldiler.

İşte o nedenle bugün, Milletin Kürsüsü’nde,

Çiftçilik ve hayvancılık yapan bir kardeşimizi ağırlıyoruz.

Çiftçinin, yetiştiricinin derdini, bizzat kendisinden dinleyeceğiz.

Nedim Yıldırım kardeşimiz aramızda.

Buyurun Nedim Bey, söz de kürsü de sizindir.

Teşekkür ederim.

Değerli dava arkadaşlarım;

Bay Kriz ve arkadaşları;

Berbat tarım ve ekonomi politikalarının sayesinde,

6 liralık mazotu, 3 buçuk, 4 katına;

2500-3000 liralık gübreyi de, 4-5 katına fırlattılar.

Çiftçi için suyu, elektriği, kullanılamaz hâle getirdiler.

Bir yaptığı, bir yaptığını tutmayan, Ulusal Süt Konseyi’ni,

süt üreticisinin başına bela ettiler.

Bakın, hasat mevsimi geldi.

Şimdi buğday ve Arpa hasadı başlıyor.

Peki fiyat belli mi?

Değil.

Bakanlık üretim tahmini yaptı mı?

Yapmadı.

Uzun zamandır söylüyoruz;

Sadece girdileri sübvanse ederseniz, sadece günü kurtarırsınız.

Siz girdileri, yani mazotu, gübreyi, ne kadar desteklerseniz destekleyin,

eğer çiftçi, ürünü hak ettiği fiyata satamazsa,

verdiğiniz desteklerin, hiçbir anlamı olmaz.

Bizim her şeyden önce, çiftçilerimizi ayağa kaldırmamız gerekiyor.

Bu da öyle, ürün değerinin, yüzde 3’ü, yüzde 4’ü gibi desteklerle olmaz.

Peki biz İYİ Parti olarak ne yapacağız?

Ürünün değerini ve hak ettiği fiyatı bulmasını sağlayacağız.

Sonra da destekleri, dünya ortalamalarının üzerine çekeceğiz.

Çiftçilerimizin kullandığı, mazot, gübre, elektrik, yem, tohum gibi kalemlerde,

ortalama yüzde 20 oranında net,

“yerinde, zamanında ve odağında ödemeler” yapacağız.

Buradan, iktidara seslenmek istiyorum:

Buğday için, bizim bulduğumuz fiyat,

ton başına, 5 bin 600 lira.

Kuruda ise 6 bin lira.

Toprak Mahsulleri Ofisi vasıtasıyla, en azından hasat sezonu sonuna kadar;

şimdilik, bu geçici fiyatı açıklayın.

Ama bunu, sürekli değişen ekonomik koşullara göre güncelleyin.

Alımlar, “aynî karşılık” olarak yapılsın.

Yani, mal-ürün olarak alınsın.

Açıklanan geçici fiyat üzerinden, sadece yüzde 25, avans ödemesi yapılsın.

Hasat bittikten bir ay sonra ise;

oluşan fiyat ne ise, o fiyattan ürün bedeli ödensin.

Böylelikle, üreticiden ürün alma imkânı doğar.

Küçük üreticilerimiz de, piyasada ezdirilmemiş olur.

Dahilde işleme rejimi kapsamındaki;

Un ve makarna sanayicilerinin de,

ithal buğday ihtiyacını karşılamaları için kolaylık sağlayın.

Yardımcı olun.

İç piyasada, arz talep dengesinin bozulmasına engel olun.

Geçen sene söyledik, dinlemediniz,

ama ekmek fiyatlarının durumu ortada.

Bu sene de tekrar edelim:

Eğer açıklamaktan çekindiğiniz rekolte rakamları,

size iç tüketim için açık ve yetersizlik gösteriyorsa;

Kafanızı devekuşu gibi toprağa gömmeyin.

Bir an önce onu temin etmeye bakın.

Çiftçimizi, üreticimizi daha fazla perişan etmeyin.

Değerli dava arkadaşlarım;

Bildiğiniz üzere, geçen hafta, yabancı bir haber ajansında,

bir bankanın, İngiltere Merkez Bankası’nda tuttuğu altınları,

değerinin altında sattığına dair, bir haber çıktı.

Biz, elinde kalan son kıymetli varlıkları da,

adeta müflis bir tüccar gibi, satıp bozduran bu kurumun,

Merkez Bankası olduğuna inanmak istemiyoruz.

Ama tek bir kişinin, keyfine mahkûm edilen bu sistemin, maalesef,

artık bir alışkanlık haline getirdiği, akıl ve bilim dışı kararlarla,

gelip dayanacağı yer, tam olarak burası…

Bak Sayın Erdoğan, seni buradan uyarıyorum.

Işıltılı Bakan’ın, emir erin Merkez Bankası Başkan’ın,

ve bol maaşlı danışmanların,

korkularından, ya da koltuklarını korumak için, sana anlatamıyorlar;

ama senin bu öngörüsüz politikaların ile,

göz göre göre, ödemeler dengesi krizine doğru gidiyoruz.

“Enflasyon düşecek, cari açık düşecek.” deyip;

sözde “Yeni Ekonomi Modeli’ne” geçtiniz.

Sonra ne oldu?

Hem enflasyon, hem de cari açık rekor kırdı.

Türk Lirası’nın, değerini ve itibarını, daha fazla kaybetmemesi için,

aklı selim bir politika izlemek yerine;

Kur Korumalı Mevduat Sistemi’ni getirdiniz.

Milletimizin rızkından alıp, kur korumalı mevduat sistemine harcadınız.

Sonra ne oldu?

Sadece Mart ve Nisan’da, Hazine’nin cebinden, 16.3 milyar lira çıktı.

Baktınız, kur korumalı mevduat sistemi de çare değil.

Dolar aldı başını gidiyor.

Hem Merkez Bankası’na, hem de kamu bankalarına döviz sattırdınız.

Sonra ne oldu?

Rezervler eridi.

15 Temmuz’un finansörü olmakla suçladığınız,

katil olmakla suçladığınız ülkelerin, ayağına gittiniz.

Bak Bay Kriz;

Senin berbat politikaların yüzünden ülkemiz,

“eriyen rezerv – artan risk primi” sarmalına girdi.

Rezervler eridikçe, ülkenin risk primi artıyor.

Ülkenin risk primi arttıkça, dolar artıyor.

Dolar arttıkça, Kur Korumalı Mevduat Sistemi’nin faturası artıyor.

Sen o faturayı dizginlemek için, dolara müdahale ettikçe, rezervler eriyor, başa dönüyoruz.

Bu istikrasızlık sarmalının içerisinde de;

olan bu ülkenin birikimlerine, varlıklarına oluyor.

Olan milletimizin hazinesine, cebine oluyor.

Sayın Erdoğan;

seni buradan bir kez daha uyarıyorum.

Bu işin sonunda;

Ya müflis bir tüccar gibi, bu ülkenin bütün varlıklarını,

yok pahasına satmak var,

Ya da 70 sente muhtaç olacağımız bir ödemeler dengesi krizi var.

Bu gittiğin yol, yol değil.

Bir an önce, aklını başına al.

Bir an önce, bu yanlıştan dön.

Bir an önce, bu ucube politikalardan vazgeç.

Böyle iş bilmezlik, böyle beceriksizlik olmaz.

Böyle devlet yönetilmez.

Ayıptır, günahtır.

Aziz milletim;

20 Ocak 2020’den beri, arkadaşlarımızla birlikte,

Memleketimizi il il, ilçe ilçe, sokak sokak geziyoruz.

2 buçuk yıldır sürdürdüğümüz bu gezilerde;

İlk günden beri şahit olduğumuz, çok acı bir gerçek var.

O da, “yokluk”

Esnaflarımızın;

Dükkânında siftahı, işinde bereketi “YOK!”

Annelerimizin;

Akşam evde ne pişireceğine dair bir fikri,

Çocuklarının geleceğine dair, güveni “YOK!”

Çiftçilerimizin;

Tarlasını ekmeye gücü,

Üreticilerimizin, hayvanını beslemeye, yemi “YOK!”

Emeklilerimizin;

Geçinmeye dermanı,

Torununa hediye almaya, parası “YOK!”

Yıllardır özveriyle çalışan,

Öğrencilerinin yolunu gözleyen öğretmenlerimizin, ataması “YOK!”

Pırıl pırıl gençlerimizin,

Geleceğe dair ümidi, hayal kurmaya, takati “YOK!”

3600 ek gösterge bekleyenlerin,

Yıllardır hakkını arayan EYT’lilerin, umudu “YOK”

İnsanlarımızın;

Evinde huzuru,

İşinde bolluğu,

Gönlünde neşesi “YOK!”

Nitekim, iki hafta önce de, Karaman ve Ermenek’teydik.

Milletimizin mahkum edildiği, bu yokluk tablosuyla;

Karaman’da da, Ermenek’te de karşılaştık. 

Mesela;

Henüz 16 yaşında olan bir başka kızımız diyor ki;

“Ben eve gidiyorum; aç yatıyorum.

Evden okula gidiyorum; aç gidiyorum.

Okulda da, dışarıdan bir şey alamıyoruz.

Bir kıyafet bile alamıyoruz.

Ben bu ülkede yaşamak istemiyorum.”

Mesela;

Çiftçilik yapan bir vatandaşımız diyor ki;

Elektrik maliyetleriyle, artık baş edemez hâle geldik.

Elektriklerimizi kesmeye geliyorlar.

Suya 9 bin lira para ödedim.

Gübre de ayrı bir sıkıntı.

Tam gübre atacağımız zaman, gübre alamıyoruz.

Ziraat Bankası’na gidiyoruz, kefil bulamıyoruz.

Kredi kartı istiyoruz.

3 bin lira, 5 bin lira, kredi kartı veriyorlar.

Bir gübrenin tonu, 15 bin lira olmuş.

Nereden alalım?”

Mesela;

Bijuteri dükkânı işleten bir esnafımız diyor ki;

“Ben ürün yazdırmaya gidemiyorum, cesaret edemiyorum.

10 liraya aldığım ürün, 30 lira olmuş.

Bin lira gelen elektrik faturam, 6 bin lira geliyor.”

Mesela;

Giyim mağazası işleten bir kardeşim diyor ki;

“Biz, 30 yıllık mağazayız.

Geçinemiyoruz.

Bugün 2-3 adet satışım oldu, ama dün hiç siftah yapamadım.”

Mesela;

Ermenek’te bir berber dükkânı işleten kardeşim diyor ki;

Ülkenin hâli belli, bir şey demeye gerek yok.

Alım gücü sıfır.

Eti kurbandan kurbana görüyoruz.

Alabilirsek, arada bir tavuk eti alıyoruz.

Burada akşama kadar çalışıp,

kilosu 110 lira olan eti nasıl alacağız?

Hatta 120 lira oldu diyorlar…”

Bakın, dikkat edin.

“120 lira oldu diyorlar…”

Bu ne demek biliyor musunuz?

Artık vatandaşlarımız, etin fiyatını bile bilmiyor demek!

İşte size;

“Bir parça” düşen alım gücü!

İşte size;

Uçan Türkiye gerçekleri!

İşte size;

Partili Cumhurbaşkanlığı Sistemi’nin sonuçları

Yazıklar olsun!

Aziz milletim;

Ülkemizdeki yokluk zincirinin, belki de en derinden etkilenen halkası ise;

Gençlerimiz…

Çünkü onlar;

Artık bu ülkede, mutlu olabileceklerine inanmıyorlar.

Çünkü onlar;

Artık bu ülkede, hayal kuramıyorlar.

Çünkü onlar;

Artık bu ülkede, gelecek göremiyorlar.

Ben de, işte tam da bu nedenle, gençlerimizle buluşuyorum.

“Gençler İçin Gençlerle Beraber” diyerek başlattığımız;

tersine mentorluk oturumlarımızın altıncısını,

geçtiğimiz hafta gerçekleştirdik.

Bu defa, evinde oturmaya mahkûm edilen, işsiz gençlerimizle buluştuk.

Bütün gününü, iş aramakla geçiren,

gündelik işlerle, hayatını sürdürmeye çalışan, gençlerimizle dertleştik.

Yine onlar içini döktü, ben dinledim.

Onlar anlattı, ben öğrendim.

Onlar seslerini duyurmamı istedi;

Ben de o sesi,

başta saraylarda oturup, kürsülerden nutuk atanlar olmak üzere,

bıkmadan, usanmadan, tüm Türkiye’ye duyuracağım.

Mesela;

28 yaşında, KPSS’ye çalışan bir kızımız diyor ki;

“Günüm KPSS’ye çalışarak geçiyor.

Ama 95 alanın ataması yapılmazken, 70 alan biri atanıyor.

Ücretli öğretmenlikte de, ucuza çalıştırılıyorlar.

“Ucuz para vereyim, ucuza çalışsın.” diyorlar.

Gençlere bir gelecek yok.

Okumamış olsak tezgahtarlık yaparız, ama o kadar okumuşsun, çalışmışsın…”

Mesela;

Sivil Havacılık ve Ulaştırma mezunu olan,

7 kişilik bir ailenin üyesi, 26 yaşındaki bir oğlumuz diyor ki;

“Günüm zor geçiyor, genelde iş aramakla geçiyor.

Harçlığım için, boş durmamak için, kargo işlerinde çalışıyorum.

12 saat çalışıp, günlük 150 lira alıyorum.

Üniversite mezunuyum, şu an ehliyet kursuna gidiyorum.

Kurye olmak için uğraşıyorum.

1-2 bin lira fazla alabilmek için.

Okurken hayallerim vardı.

Ama hiçbir şey hayallerimdeki gibi olmadı.

Hayatımda biri var.

Ben onunla ciddi düşünüyorum, ama bu tabloda ileri gidebileceğimizi düşünmüyorum.”

Mesela;

Dış Ticaret bölümü mezunu, 26 yaşındaki bir gencimiz diyor ki;

“Bekçiliğe başvurdum.

Pes edersem yıkılacağım.

Ama benim yıkılmamam gerekiyor, aileme bakmak zorundayım.

Pes etmemem gerekiyor.”

Mesela;

23 yaşındaki bir oğlumuz diyor ki;

“Okumanın değerini kaybettik.

Artık niye okuyorsun ki diyorlar.

Bir şeyler yapmaya çalışıyorum, ama sabit gelirim yok.

Anneme bakıyorum, o da emekli maaşı alıyor, 2800 lira.

Paranın pul kadar değeri kalmamış.

Geçinemiyorum.”

Mesela;

yine 23 yaşında bir başka gencimiz diyor ki;

“Bir yanım; ‘ülkende dur, kendi ülkende güzel şartlarda yaşa’ diyor.

Ama bir yanım da;

‘İnsanın bu kısa ömründe,

iyi bir ev, iyi bir araba, ya da çoluğuna çocuğuna bırakacak bir şeyi,

olmadıktan sonra, ne anlamı var’ diyor.”

Birçoğu söze;

“Bu yaştan sonra…“ diyerek başlıyor.

Ve bu cümleyi kuran çocuklar, daha 20’li yaşlarındalar.

Böyle bir şey olabilir mi?

Böyle bir yılgınlık olabilir mi?

Böyle bir mutsuzluk olabilir mi?

Maalesef oluyor…

Bugün ülkemizde yaşayan gençler;

Ağır mutsuz.

Artık mutlu olabileceklerine de inanmıyorlar.

Hayal kuramamalarının da,

Geleceklerini görememelerinin de,

Bugüne duydukları öfkenin de temelinde,

bu ağır mutsuzluk yatıyor.

İşte bu yüzden, Sevgili gençler;

Gelin;

Kalbinizi acıtan, bu ağır mutsuzluğu;

El ele verip,

Kol kola girip,

Omuz omuza durup,

Hep birlikte aşalım.

Gelin,

Hep birlikte, mücadele edelim.

Sadece geleceğimizin değil, bugünümüzün kurtarıcısı olun.

Gelin,

Ülkemizin üzerinde gezen, bu kara bulutu, hep birlikte dağıtalım.

Milletimizin karamsarlığa yenik düşen yüzünü,

hep birlikte, güneşe çevirelim.

Gelin;

Liyakatle eşitlenen,

Adaletle özgürleşen,

Sevgiyle güçlenen,

Ve mutlulukla konuşan Türkiye’yi, hep birlikte inşa edelim.

Sakın yüzünüzü düşürmeyin.

Sakın enseyi karartmayın.

Sakın ülkenizden umudu kesmeyin.

Hiç merak etmeyin, bana güvenin.

Emin olun, çok az kaldı!

Aziz milletim;

Türk’ün en büyük mirası, devlet geleneğidir.

Çünkü bir Türk için;

“Devletli olmak”, siyasi bir organizasyonun içinde bulunmaktan çok,

varoluşsal bir durumdur.

Ve tarihin her döneminde, devlet hâlinde yaşayışımız,

bize zengin bir kültür ve değerli bir devlet geleneği bırakmıştır.

Mesela;

Türk devlet geleneğinin yapısında, devlet ile devlet insanlığı,

her zaman keskin bir biçimde, birbirinden ayrı tutulmuş,

devlet insanı, devletin sahibi olarak değil,

memuru olarak görülmüştür.

Bu yapı hiçbir zaman;

Devleti yönetenin, “Devlet benim” demesine, izin vermemiştir.

Çünkü, bizim geleneğimize göre devlet;

Milletin teşkilatlanmış hâlidir.

Nitekim;

milletimizin demokrasiyle buluşması da;

Türk devlet geleneğini taçlandırmıştır.

İşte tam olarak da bu nedenle;

Bugün ülkemizin başına bela edilen bu ucube sistemin,

Yani, Türk Tipi Başkanlık diye pazarlanan, Partili Cumhurbaşkanlığı Sisteminin,

ne Türklükle, ne de Türk devlet geleneğiyle,

herhangi bir alakası, bağı, bağlantısı yoktur.

Hatta;

Ak Parti’nin devlet yönetme anlayışının;

Sadece Türklükle değil;

Akılla da,

Bilimle de,

Tarihle de, hiçbir ilgisi yoktur.

Çünkü;

Rahmetli Dündar Taşer’in de dediği gibi:

“Devlet bir hukuk ve ahlak kurumudur;

hile ve kurnazlık edemez;

kimseyi tongaya bastıramaz,

kimseye kızmaz, öfkelenmez, garez ve kin taşımaz,

kendi vatandaşına pusu kurmaz.”

Gelin, birlikte hatırlayalım.

Devleti, babasının çiftliği gibi,

Milletin parasını, ganimet gibi,

Makamını da, mülkiyet gibi benimseyen, Ak Parti zihniyeti sayesinde;

Hileli ihalelere şahit olduk.

Yandaşları ranta boğan kurnazlıkları yaşadık.

Milletimizi tongaya bastırmaya çalışan, ucube kararlara tanık olduk.

Kürsülerden, miting meydanlarından,

vatandaşlarımıza yönelen öfkenin, kinin ve garezin sesini, en üst perdeden duyduk.

Kahraman askerlerimize bile pusu kuran, hainleri gördük.

Bunların hepsinin karşısında dimdik durduk.

Ve bugün de;

Millet iradesini yok sayan,

Devletimizi, bir kişinin iki dudağı arasına mahkûm eden,

Demokrasimize, kurumlarımıza ve geleneklerimize hasar veren,

Partili Cumhurbaşkanlığı Sistemi’nin karşısında da, dimdik duruyoruz!

Çünkü biz;

Millet iradesini yok saymanın acı faturasını, çok iyi biliyoruz!

Çünkü biz;

İstibdat rejimlerinin, memleketimize nelere mal olduğunu, çok iyi biliyoruz!

Çünkü biz;

Kurumlarımızın içini boşaltanlara,

Devlet kurumsallığını ayaklar altına alanlara,

Demokrasimize kara leke sürmeye çalışılanlara,

Milletimizin attığı tokatları da, çok iyi biliyoruz!

Değerli dava arkadaşlarım;

Demokrasi yolculuğumuz, birçok kez kesintiye uğratıldı.

Vesayetlere, muhtıralara, darbelere şahit olduk.

Nitekim, önümüzdeki Cuma günü, 27 Mayıs 1960 darbesinin yıl dönümü.

Hiç kuşkusuz ki darbeler, demokrasi tarihimizin kara lekeleridir.

Ancak;

Millî irade bir seldir, ve önünde hiçbir barikat, hiçbir vesayet duramaz.

Nitekim;

millî iradeye uzanan eller, er ya da geç, her defasında kırılmıştır.

Demokrasimize sürülmeye çalışılan lekeler, her defasında, silinmiştir.

Devlet kurumsallığımıza yönelen tehditler, her defasında, püskürtülmüştür.

Çünkü;

Özgürlük ve bağımsızlık, Türk Milleti’nin karakteridir.

Bu vesileyle, bir kez daha buradan;

Demokrasi şehitlerimiz;

Merhum Başbakan Adnan Menderes,

ve arkadaşlarını saygı ve rahmetle anıyorum.

Ruhları şad, mekânları cennet olsun.

Aziz milletim;

Bu hafta, derin bir acımızın olduğu kadar,

kutlu bir zaferimizin de yıl dönümü…

Alınamaz denileni alan,

Yıkılamaz denilen surları yıkan,

Geçilemez denen denizleri, sırtında gemileri taşıyarak geçiren, şanlı ecdadımızın,

İstanbul’u fethinin 569’uncu yılı…

“Ya İstanbul beni alır, ya ben İstanbul’u alırım.” kararlılığıyla,

çağ açıp, çağ kapatan dehasıyla,

devlet yönetiminde, büyük reformlar gerçekleştiren vizyonuyla,

Büyük Hakanımız, Fatih Sultan Mehmet Han’ı saygı, minnet ve rahmetle anıyorum.

Büyük bir kahraman, muazzam bir deha olmanın yansıra,

Fatih Sultan Mehmet Han, aynı zamanda, neden eşsiz bir devlet insanıydı,

biliyor musunuz?

Vizyonu, öngörüsü ve kurumsal devlet anlayışı nedeniyle…

O, İstanbul’u fethetmenin,

ancak, sağlam bir ekonomi ile olacağını görmüştü.

Türk lirasını pula çevirenler,

Liyakati hiçe sayanlar,

Milletin hazinesini, üç beş rantçıya peşkeş çekenler, burayı iyi dinleyin.

Nitekim;

Fatih Sultan Mehmet Han’ın, fetih öncesi ilk icraatı,

vatandaşın, memnuniyetsiz olduğu görevlileri, değiştirmek oldu.

Yolsuzluk yapan devlet görevlilerini değiştirdi.

Devlet gelirinin üçte birinin, boşa gittiğini ortaya çıkardı.

Ve hazineyi korumak için, etkin bir mali sistem geliştirdi.

Yolsuzluğa savaş açarak, adaleti sağladı.

Fatih Kanunnamelerini yaparak, devleti kurumsallaştırdı.

Böylece hem, devlete olan bağlılığı artırdı,

Hem de hazineyi güçlendirdi.

Ayrıca;

Fatih Sultan Mehmet Han, zevke sefaya değil, bilime meraklıydı.

İstanbul’u, bir bilim merkezine dönüştürme hayali vardı.

Dönemin en ileri gelen, astronomi ve matematik uzmanı Ali Kuşçu’yu,

Tebriz’den İstanbul’a getirtip, baş astronom yaptı.

Dönemin en yüksek seviyede eğitim veren kurumları olan,

Sahn-ı Seman medreselerini kurdu.

Bu medreselerde, İslamî ilimlerin yanında;

Fizik, kimya, matematik, astronomi eğitimi de veriliyordu.

Çünkü Fatih Sultan Mehmet Han;

kılıçla kurulan bir devletin, ancak kalemle yönetilebileceğini biliyordu.

Sahn-ı Seman’da müderris olmak için, çok önemli testlerden geçmek gerekiyordu.

O zaman tetimme adı verilen, orta öğretimden gelen, en başarılı öğrenciler,

Sahn-ı Seman’da eğitim görebiliyordu.

Ve sonuçta, büyük hakanımız, o genç yaşında,

farklı dinlere mensup, pek çok ilim adamını,

Anadolu’daki sanatkarları ve çevre kentlerde yaşayan bütün alimleri,

tek tek İstanbul’a çağırarak, İstanbul’u bir bilim merkezi hâline getirmeyi başardı.

Çünkü Ak Parti iktidarının aksine;

Sadece bina yaparak eğitim verilmeyeceğini biliyordu.

Asıl eğitim, o binaların içini dolduracak bilim adamlarıyla verilebilirdi.

Sadece bu kadar mı?

Elbette değil.

Mesela;

Dönemin en bilgili cerrahlarının, tıp eğitimi verdiği Darüşşifa’yı kurdu.

Tarihi belgeler, Sahn-ı Seman’da ve Darüşşifa’da, eğitim veren müderrislere,

o döneme göre, çok yüksek bir meblağ olan, günlük 50 akçe ödendiğini,

öğrencilere ise ,ücretsiz eğitimin yanında, iki akçe ödendiğini yazar.

Fatih Sultan Mehmet Han, tüm bunları doğuştan edindiği, kabiliyetle başarmadı.

Kur’an, Fıkıh, Kelam ve Tefsir’in yanı sıra;

Matematik eğitimi gördü.

Astronomi eğitimi aldı.

Coğrafya ve Tarih eğitimi aldı.

Felsefe okudu.

Hem de dönemin tüm eserlerini bilecek kadar felsefe okudu.

Fatih Sultan Mehmet Han, tahta geçmeden önce, altı dil biliyordu.

İşte;

Osmanlı’yı kuran ve yüzyıllarca ayakta tutan irade buydu!

İşte;

Türk devlet geleneğini yaşatan ve yücelten anlayış buydu!

İşte;

Kurumsal devlet yapımızın temeli buydu!

Peki bu vizyondan, bu devlet insanlığından, bu ışıktan;

günümüze baktığımızda ne görüyoruz?

Koca bir hiç…

Ecdadının vizyonundan bihaber olanların, hamasi nutuklarına şahit oluyoruz.

Beceriksizliğini kabullenemeyen bir tek adamın, lafügüzaflarını dinliyoruz.

Devletimizin itibarını, yapısını ve kurumlarını hiç eden, bir ucube sistemin içinde yaşıyoruz.

İşte Bay Kriz ve arkadaşlarının, Türk Milleti’ne yaşattığı büyük ironi budur.

Kadim devlet geleneğimiz, ve şanlı ecdadımızın mirasından,

zerre nasiplenememiş bir yönetim anlayışı…

Ama buna mahkûm değiliz!

Çaresiz değiliz!

Umutsuz hiç değiliz!

Çözüm nerede biliyor musunuz?

Çözüm sandıkta!

O sandık gelecek, bu çirkin ironi bitecek.

O sandık gelecek, bu ucube sistem gidecek.

O sandık gelecek, Fatih’in mirasına yakışır bir Türkiye’nin şafağı sökecek.

Hiç merak etmeyin, az kaldı!

Değerli dava arkadaşlarım;

Sandık milletin namusudur.

Milletimiz bize sandığı emanet etti.

Biz de bu kutlu emanete, tüm gücümüzle sahip çıkacağız!

Milletimizin helal oyunu,

Ne trafoda gezen kedilere,

Ne de mühürsüz oy sayan nankörlere,

Yedirmeyecek, yedirtmeyeceğiz!

Her sandık başında görevli arkadaşlarımızla,

Islak imzalı tutanaklarımızla,

Kaya gibi sağlam irademizle,

Seçimin bekçisi olacağız!

Hiç merak etmeyin;

Sandıkla gelenler, sandıkta gidecekler!

Bu ucube sistemi tarihe gömeceğiz, o irade bizde var!

Hiç merak etmeyin;

Millet İttifakı’nın adayı,

Türkiye’nin 13’üncü Cumhurbaşkanı olacak, o azim bizde var!

Hiç merak etmeyin;

İYİ Parti, Türkiye’nin birinci partisi çıkacak.

Pazarlıksız, şartsız, koşulsuz,

bu ülkenin, hak edilmiş iktidarı olacağız, o güç bizde var!

Hiç merak etmeyin!

Biz milletimizin gerçeklerini konuştukça,

Milletimiz de, tıpkı bugün olduğu gibi, arkamızda oldukça;

Engeller karşısında dimdik duracak,

Duvarları korkusuzca yıkacak,

İftiraları delip geçeceğiz!

Türkiye’nin güçlü, mutlu ve zengin geleceğini,

Milletimizle el ele, omuz omuza, hep birlikte inşa edeceğiz!

Hazır olun, çok az kaldı!

Toplantımızı şereflendirdiniz.

Sağ olun, var olun, Allah’a emanet olun.”

 

Hibya Haber Ajansı

Etiketler

Berkan Yıldırım

1992 doğumlu. Eskişehir Üniversitesi Radyo Televizyon ve Sinema bölümü 3. sınıf öğrencisi. 2 yıldır çeşitli dergilerde editörlük görevi yapmaktadır. En büyük hayali ulusal bir gazetede editörlük görevine devam etmek.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu
ataşehir masöz
Kapalı